Modern Olmanın Sırrı Modernizasyon mu?

28 Şubat 2026
MB APRIL2022

Ulusların savunma organizasyonlarında tedarik, gereksinimle doğru, ancak maliyetlerle ters orantılı bir süreci temsil eder. Hiçbir ordunun ihtiyacı idame edebileceğinden fazla olmayacağı gibi, hiçbir ülkenin savunma bütçesi de gereksinim duyulandan fazlasını tedarik edecek kadar sınırsız değildir. Savunma sanayiiler dünyaya açılamazsa, onları meydana getiren orduların teknolojik düzeyleri düşmeye mahkumdur.

İkinci Dünya Savaşı kuşkusuz, sonradan bayrağı devralacak Soğuk Savaş döneminde geliştirilen pek çok savunma teknolojisi için temellerin atıldığı önemli bir dönüm noktasıdır. Ulus devletçiliğin yerini pakt devletçiliğine bıraktığı kutuplu düzende savunma teknolojileri; ABD, Avrupa ve Sovyetler Birliği merkezli yayılım göstermiştir. Bu süreçte ya eski envanterlerin hibe ya da ikinci el mantığıyla paydaş ülkelere “itelenmiştir” ya da “biz sizin güvenliğinizi sağlarız, siz neden o kadar yatırım yapacaksınız.” argümanlarıyla ulusal savunma endüstrilerinin kurulması engellenerek doğrudan alım projelerinin dayatılmıştır. Nükleer tehdidin ileri derecede olduğu o dönemle ilgili dar açıdan bir analiz çıkarmak bu yazının konusu değil, ancak savaşın olmadığı, bunun aksine tehdidin yüksek olduğu dönemlerde “büyük abinin” teknolojisine güvenerek envanteri kabarık tutmak dönemin modası kuşkusuz. Envanter kabarık olunca da bitmeyen modernizasyon projeleri yürütmek, bu işin şanından.

Peki Soğuk Savaş bitince ne oldu?

Dünya önce küreselleşmenin ve Batılı ülkelerden dünyaya yayılan tüketim özgürlüğünün tadını çıkarmaya başladı. Sonra 21’inci Yüzyıl dünyanın neredeyse her yerinde çatışmalar ve gerilimlerle hoş geldi. Terör örgütleri üzerinden yürütülen vekalet savaşları, dünyadaki her şey küreselleşirken, gittikçe artan düzeyde savunma teknolojilerini ulusallaştırma eğilimi başlattı. Bir grup ülke kendi ulusal güvenliğinden endişe edip ya da güç odağı olma uğruna sürekli silahlanırken, Avrupa tehditten tamamen arındığını düşünüp boşa masraf yapmamak adına ordularını küçülttü ve envanterlerini azalttı. Madem artık hepimizin birimizin arkasını kollamak zorunda olduğu bir tehdit unsuru yoktu, o zaman her birimiz bir tehdit olabilirdik.

Madem hepimiz birer tehdittik, o zaman ordularımızı yenilemeliydik.

Bu kapsamda özellikle iç güvenlik sorunlarıyla uğraşan Türkiye gibi ülkeler başta olmak üzere, eski Doğu Bloku olup sonradan Batı’ya yanaşan ülkeler envanterlerini 2000’li yıllardan itibaren yenilemeye başladı. Çin ve Rusya gibi küresel güç odağı iddiasındaki ülkeler zaten bu süreci çoktan başlatmışlardı. Ancak daha önemli bir gerekçe vardı. Çağ değişiyordu… Artık envanterlerde tutulan hantal, eski teknolojili ve modern muharebe sahası gereksinimlerini karşılamayan sistemleri modernize etmek, orduyu modern hale getirmek için yeterli olmuyor. Görmeden görmek, duymadan duymak, vurmadan vurmak askerlerin birincil hedefleriyken zaten artık muharebedeki yeri tartışılan bir silah sisteminin kucak dolusu paralar harcanarak makyajlanması, tören geçişi yapacak zırhlı aracın boyanması gibi algılanıyor. Bu abartılı söylem tabiki her sınıftaki silah sistemi için geçerli değil, ancak çatışmaların sonucunu doğrudan etkilemeye muktedir teknolojilerin, özellikle teknolojik gelişme süratinin inanılmaz olduğu bu dönemde kullanıcıların elinde olmasının tesis edilmesi gerekiyor. Bu nedenle savunma sanayiilerine yatırım yapan “bölgesel” ya da “küresel” güç odakları, ordularını daimî olarak en modernle donatarak, gözden çıkarılan tüm envanterlerini kontrol altında tutmak istedikleri ülkelere paslamaktan geri durmuyorlar.

Tabiki bu tartışma bu kadar kolay ilerlemiyor…

Ukrayna-Rusya Savaşı’na kadar savunma bütçelerini artırma ve modern silah sistemleri edinme konusunda hiç aceleci davranmayan Avrupa ülkeleri, güvenlik denklemleri değişince, tabiri caizse “çoluğun çocuğun rızkından kesip” hızla envanterlerini güncellemeye başladılar. Çünkü modernizasyon uzun bir süreçtir ve ulusal güvenliğin hep önceliği vardır. Avrupa ülkeleri, aheste aheste yürüttükleri projelerde birden hızlandılar ve Türkiye başta olmak üzere teknoloji ve insan kaynağı transferi yapabilecekleri ülkelerden eksikleri tamamlamaya başladılar. NATO üyeliği bir yandan yine kıymetli bir mülk olarak öne çıkarken, güçlü üye dostlarının olmasının faydası yıllardır Türkiye’ye ambargo uygulayan düşman kardeşlere bir kez daha hatırlatılmış oldu. Son 20 yıldır atılan savunma sanayi tohumları, Türkiye’nin neden silahlandığını ya da neden eski paslı envanterinden kurtulup kendi ordusunu kendi silahıyla donatmayı hedef bildiğini anlamayan topraklara doğru cömertçe savruldu.

Günün sonunda…

Barışın ve zamanın bol olduğu, ancak tehdidin sınırlardan uzaklarda gezdiği bir dünyada modernizasyon belli savunma sistemlerinde uygulanabilir. Hatta bunun için ekonomik koşullar gerekçe olarak bile gösterilebilir. Fakat akıllı bir Plan, Program, Bütçeleme Sistemi uygulamasıyla savunma kaynaklarını daimî olarak yeni tutmak, teknolojilerini hep en üst düzeyde kılmak, bir ordunun harbe hazırlık seviyesi için çok değerlidir. Geleceğe dönük güç dengesi parametrelerinin içinde teknolojinin ağırlığı hızla arttığı için buna dönük stratejilerin geliştirilmesi elzemdir.

Stratejiyi insan yapar ve muharebe sahasındaki gerçek caydırıcılık ve başarı ise ancak zihinlerin modernizasyonuyla mümkündür.

En Çok Okunanlar

Kaçırmayın

Screenshot 2026 04 12 at 09.30.31

İran’daki Savaşın En Önemli Aktörü: Balistik Füzeler

Bu makaleyi sesli dinleyin: Tarayıcınız ses…
ChatGPT Image Apr 3 2026 04 56 31 PM

Körfezden Kızıldeniz’e Genişleyen Savaş

Bu makaleyi sesli dinleyin: Tarayıcınız ses…