
Türkiye’nin gerek dost ve müttefikleri gerekse hasımları açısından ilişkilerinin anlık olarak değiştiği belirsizliklerle dolu bir 2022 yılına girdik. Türk savunma sanayiinin yakından takip ettiği bu diplomatik gelgitler sektörün geleceğine nasıl etki edecek? Ya da Türk savunma sanayii artık Türkiye Cumhuriyeti diplomasisinin bir parçası mı? Cumhuriyetimizin 100’üncü yılının arifesinde istikbali nerede bulacağız?
Türkiye, bugüne kadar doğrudan ya da dolaylı olarak güvenliği için gösterdiği bütün kararlı politikalarından hep fayda görmüştür. Kararlılığıyla Kurtuluş Savaşı’nı kucaklayan ülke, aynı kararlılıkla İkinci Dünya Savaşı’nı reddetmiş; sonrasında NATO’ya girme iradesi göstermiş ve 1974 yılında müttefikleri ile karşı karşıya gelme pahasına Kıbrıs’taki çıkarlarını kararlılıkla savunmuştur. Soğuk Savaş’ın etkilerinin en çok görüldüğü ve NATO müttefikliğinin en çok anlam ifade ettiği o dönemde Türkiye, dışa bağımlı olduğu savunma tedarikinde ambargoya maruz kalmış ve bugünkü modern savunma sanayiinin temelleri Türk milletinin maddi ve manevi destekleriyle atılmıştır.
Türk savunma sanayiinin ömür devri, işletme kavramının popüler konusu ürün yaşam eğrisine benzetilirse, bu dönemi yatırım temellerinin atıldığı “giriş” bölümüne benzetmek mümkün. Bu “kararlı girişin” başarısı konusunda şüphe yok. Zira sonradan Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı çatısı altında toplanan ve geçmişi o günlerdeki kararlılığa dayanan şirketlerin bugün lokomotif misyon üstlenmesi bunun en önemli göstergesi. Bu döneme Birinci Kararlılık Dönemi demek de mümkün.
Normal koşullarda ürün yaşam eğrisine göre yükselen ivmeyle devam ederek “büyüme” safhasına geçmesi gereken savunma sanayi, maalesef bu kararlılık döneminden sonra yine bir şekilde “müttefik” çemberine alındı ve sonrasında hibeler, yabancı kaynaklardan direkt alımlar ya da modernizasyonlar ile temsilciliklerin çabaları gibi süreçlerle bir türlü olması gerektiği gibi büyüyemedi. Ancak sıcak para peşinde koşan sistemin gözden kaçırdığı bir şey oldu ve insan kaynakları ve stratejik altyapı konusunda sektörün derinliği içten içe arttı.
Olgunlaşma Evresi
1990’lı yıllarda terörle mücadele sürecinde “dostlarıyla” yüzleşen ve 2000’li yılların başına gelindiğinde müttefikleri konusunda artık tecrübeli olan ve hemen burnunun dibinde Irak ve Afganistan’ın çektiği acıları gören Türkiye, yine bir kararlılık örneği sergileyerek Türk savunma sanayiinde hızla büyümeye başladı. Hükümetin bu konuya özel önem atfetmesi ile büyüme evresini Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyaçlarının yurtiçinden karşılanarak modern ve özgün bir yapıya kavuşmasına ayıran sektör, aynı zamanda yerli endüstriyel ekosistemi de oluşturmaya başladı. Üretmenin ve kimseye muhtaç olmamanın verdiği motivasyon ile kısa sürede yerlilik oranlarını artıran paydaşlar, üçüncü safha olan olgunlaşma döneminde kritik teknoloji projelerini başlatmanın ve ihracat başarıları elde etmenin yanında ordusunu milli sistemlerle donatarak sınır ötesinde harekât icra edebilir hale getirdi. Sektörün olgunluk safhasında olduğunun başka göstergeleri de vardı elbette. Örneğin…
- Eğer size bugüne kadar müşteri gözüyle bakan ülkeler – ki bazıları dost ve müttefiktir – sizi ambargoyla ya da diplomatik manevralarla dize getirmeye çalışıyorsa, (F-35 Projesi, NATO ülkelerinin ambargoları…)
- Aldığınız yabancı sistemleri artık sadece gereksinim duyduğunuz için değil, kendi ulusal diplomatik manevralarınız ya da teknoloji transfer etmek için alıyorsanız, (S-400 tedariki, Patriot talebi…)
- Dostunuz sizden yardım istediğinde, kimseden izin almadan milli sistemlerinizle yardıma koşup sonuç alabiliyorsanız, (Karabağ Savaşı)
- Hiçbir güçlü müttefik arayışına girmeden ulusal çıkarlarınız neyi gerektiriyorsa her coğrafyada bayrak gösterebiliyorsanız, (Libya, Suriye, Irak, Doğu Akdeniz manevraları…)
- Kendi savunma sanayisini kurmak isteyen ya da “güçlü” ülkelerin kendilerini pazar olarak görmesinden sıkılmış ülkeler sizinle iş birliği yapıyorsa, (Asya ve Afrika ülkelerinin girişimleri…)
- Zamanında sizinle hasım olmayı tercih eden ülkeler sizinle iletişim kurmaya çalışıyorsa, (Ermenistan, Birleşik Arap Emirlikleri…)
İşte o zaman olgunlaşma evresini tamamlamışsınız demektir.
Ancak…
Bu ürün yaşam eğrisinin olgunlaşma evresi ile ilgili neredeyse hiç yanılmayan bir kehaneti var: Bu evrede mevcut ürün ve hizmet ile ilgili sıçrama yaratacak bir yenilik, bir iyileştirme ya da pazar değişikliği gerçekleştirilmezse süreç gerilemeye başlıyor ve yok olmaya kadar sonuçlar gözlemlenebiliyor. Bu satırların yazarı, Türk savunma sanayiinin işte tam bu noktada, olgunluğunun zirvesinde ve bir sıçramaya gereksinim duyduğunu iddia ediyor. Neden derseniz…
İstikbal Nerede?
Türk savunma sanayi, proje ve teşviklerle çok kısa sürede dünyada benzeri çok az görülen bir ekosistem yarattı ve bu ekosistem içinde muazzam bir makine parkına ve insan kaynağına erişti. Bu altyapıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) modernizasyonu çok kısa sürede gerçekleştirildi ve artık nicel çıktısı daha az, ancak katma değeri daha yüksek projelere dönüldü. Çünkü TSK’nın ihtiyaçları ve devletin kaynakları sonsuz olmadığı gibi ekosistem yerlileştirme misyonunu yüzde 75’ler seviyelerine çıkararak bayrağı dışa bağımlılıktaki son pürüzleri ortadan kaldıracak ARGE projelerine devretti. Elbette belli konulardaki tedarik projeleri devam ediyor ancak bu büyük ekosistemi besleyecek daha büyük ve uzun vadeli bir çözüm süreci gerekiyor.
Bu çözüm kesinlikle ihracattır.
Süreklilik için ihracat.
Büyümek için ihracat.
Ekonomi için ihracat.
Güç etki alanı için ihracat.
Türk savunma sanayiinin istikbali kesinlikle sınırların ötesindedir. Göklerdedir. Denizlerdedir. Dağlarda, ovalarda, çöllerdedir. Sektörün büyük ölçekteki sürekliliği bu sıçramayı kucaklamasına bağlıdır.
Savunma ihracatı için bilinen olmazsa olmazları tekrar etmeden, Mustafa Kemal Atatürk’ün şu uyarısına sığınmak yeterli olacaktır:
“Hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur. Yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak!”


