Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Pekin’de bir araya gelmesi, yalnızca iki ülke arasındaki rutin diplomatik temas olarak okunmamalıdır. Görüşmenin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Pekin ziyaretinden günler sonra ve Xi’nin davetiyle gerçekleşmesi, zamanlama bakımından başlı başına stratejik bir mesaj niteliği taşımaktadır.
Bu tablo, Çin’in aynı hafta içinde hem Washington hem de Moskova ile kurduğu diplomatik trafiğin merkezine yerleştiğini göstermektedir. Pekin, bir yandan ABD ile ekonomik gerilimi yönetmeye çalışırken diğer yandan Rusya ile stratejik koordinasyonunu derinleştirmektedir. Bu nedenle Putin’in ziyareti, Trump sonrası bir diplomatik dengeleme hamlesinden öte, Çin’in küresel krizlerde kendi manevra alanını koruma iradesinin sahneye konulmasıdır.
Görüşmenin en kritik boyutlarından biri enerji başlığıdır. Çin, İran petrolünün en büyük alıcılarından biridir. Reuters’ın aktardığı verilere göre Çin, 2025’te İran’ın sevk edilen petrolünün yüzde 80’den fazlasını satın almıştır. Aynı dönemde Çin’in deniz yoluyla yaptığı petrol ithalatında İran petrolü kayda değer bir paya sahiptir. Bu gerçek, Trump-Xi görüşmesinde İran politikasının yalnızca güvenlik değil, enerji güvenliği ekseninde de gündeme gelmiş olabileceğini düşündürmektedir. Çünkü Hürmüz Krizi ve Amerikan ablukası en çok enerji bağımlılıklarını etkilemektedir.
Bu bağlamda Putin’in Pekin’de verdiği “Rusya güvenilir bir enerji tedarikçisidir” mesajı, yalnızca ikili ticaretin devamlılığına yönelik bir ifade değildir. Aynı zamanda Çin’e, İran kaynaklı enerji arzında baskı, kesinti veya siyasi maliyet oluşması hâlinde Moskova’nın alternatif ve stratejik bir tedarik hattı olarak devrede kalacağı mesajını içermektedir. Başka bir ifadeyle Rusya, Çin’e “enerjini oradan alamıyorsan biz buradayız” derken; bu mesaj aynı zamanda “İran politikanda geri adım atma” şeklinde de okunabilecek jeopolitik bir anlam taşımaktadır.
Xi Jinping’in Orta Doğu’daki Körfez bölgesinin savaş ile barış arasında kritik bir eşikte bulunduğunu ve tüm çatışmaların derhâl sona ermesi gerektiğini vurgulaması da bu çerçevede dikkat çekicidir. Pekin açısından İran merkezli kriz, yalnızca bölgesel güvenlik meselesi değildir; küresel enerji arzı, deniz ticaret yolları, tedarik zincirleri ve Çin’in uzun vadeli ekonomik istikrarı açısından da doğrudan stratejik sonuçlar üretmektedir. Nitekim son dönemde Çin’in enerji ithalatında İran savaşı ve Orta Doğu’daki arz baskısının etkileri görülmektedir.
Pekin görüşmesinin diğer önemli başlığı ise Çin-Rusya Dostluk, İyi Komşuluk ve İş Birliği Antlaşması’nın daha da uzatılması konusunda varılan mutabakattır. Xi, 25 yıl önce imzalanan bu antlaşmanın iki ülke arasında uzun vadeli iyi komşuluk, dostluk ve kapsamlı stratejik koordinasyon için kurumsal temel oluşturduğunu vurgulamıştır. Çin liderinin “dünyanın yeniden orman kanunlarına dönme riskiyle karşı karşıya olduğu” yönündeki ifadesi, Pekin’in mevcut uluslararası düzeni Batı merkezli baskı, yaptırım ve güç politikaları üzerinden okuduğunu göstermektedir.
Bu noktada Çin-Rusya ilişkilerinin bugüne kadarki en üst düzeyde olduğu vurgusu da yalnızca sembolik değildir. Rusya’nın Ukrayna’da, Çin’in Tayvan’da, İran’ın bölgesel savaş denkleminde ve Kuzey Kore’nin Doğu Asya güvenlik mimarisinde sahip olduğu manevra alanı, giderek birbirini besleyen bir jeopolitik bloklaşma üretmektedir. Henüz resmî bir ittifak mimarisine dönüşmemiş olsa da Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore hattı; Batı merkezli güvenlik mimarisine karşı esnek, çıkar temelli ve kriz dönemlerinde birbirini tamamlayan bir stratejik zemin oluşturmaktadır.
Bu gayriresmî eksenin en önemli özelliği, aktörlerin her birine farklı cephelerde baskıyı dağıtma imkânı sağlamasıdır. Rusya için Çin, yaptırımlar altında ekonomik ve teknolojik nefes borusudur. Çin için Rusya, enerji güvenliği ve Batı baskısına karşı stratejik derinliktir. İran için Çin ve Rusya, diplomatik yalnızlığı sınırlayan ve enerji/askerî denklemde alan açan aktörlerdir. Kuzey Kore için ise bu denklem, ABD-Güney Kore-Japonya hattına karşı daha geniş bir güvenlik gölgesi yaratmaktadır.
Ancak bu tabloyu klasik anlamda yekpare ve sorunsuz bir ittifak olarak okumak da yanıltıcı olur. Çin-Rusya ilişkileri derinleşirken, bu ilişkinin ağırlık merkezi giderek Pekin lehine değişmektedir. Batı yaptırımları nedeniyle Rusya’nın Çin pazarına ve Çin teknolojisine bağımlılığı artarken, Pekin bu ortaklığı hem stratejik hem de ekonomik rasyonalite temelinde yönetmektedir. Bu nedenle Çin, Moskova ile yakınlaşırken ABD ile ekonomik kanalları tamamen kapatmayan, İran konusunda ise doğrudan savaşın yayılmasını istemeyen bir denge siyaseti izlemektedir.
Sonuç olarak Putin’in Pekin ziyareti, Trump’ın Çin temaslarının hemen ardından gelen diplomatik bir görüntüden ibaret değildir. Bu görüşme; enerji güvenliği, İran savaşı, Tayvan gerilimi, Ukrayna cephesi ve küresel güç rekabetinin aynı masada buluştuğu çok katmanlı bir stratejik işarettir. Pekin, hem Washington hem Moskova ile konuşabilen merkezî aktör konumunu pekiştirirken; Moskova da Çin’e, Batı baskısı altında güvenilir ve tamamlayıcı ortak olduğunu göstermeye çalışmaktadır.


