Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrupa’nın güvenlik mimarisi büyük ölçüde Amerikan askerî varlığı üzerine inşa edildi. NATO’nun hava üstünlüğü, stratejik ulaştırma, hava yakıt ikmali, istihbarat, keşif ve gözetleme kapasitesinin önemli bölümü uzun yıllar boyunca ABD tarafından sağlandı. Ancak son dönemde Washington’dan gelen mesajlar, bu dönemin yavaş yavaş sona ermeye başladığına işaret ediyor.
ABD’nin NATO bünyesindeki bazı hava ve deniz unsurlarını azaltmayı değerlendirdiğine ilişkin haberler, ilk bakışta bir kuvvet planlaması değişikliği gibi görülebilir. Ancak gelişmenin etkileri bundan çok daha geniş. Çünkü mesele yalnızca Avrupa’daki Amerikan asker sayısının veya konuşlu savaş uçaklarının azaltılması değil, Avrupa güvenliğinin uzun yıllardır dayandığı yapının yeniden şekillenmesidir.
Washington’un stratejik önceliği artık giderek daha fazla Hint-Pasifik bölgesine ve Çin’e yöneliyor. Bu durum, Avrupa’nın kendi güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesini zorunlu hâle getiriyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin son açıklamaları da bu dönüşümün başladığını gösteriyor. Avrupa ülkeleri ve Kanada, ABD’nin sağladığı bazı kritik kabiliyetlerde ortaya çıkabilecek boşlukları doldurmak için hazırlık yapıyor.
Ancak Avrupa’nın karşı karşıya olduğu sorun yalnızca bütçe meselesi değil. Asıl problem, ihtiyaç duyulan askerî kapasitenin ne kadarının Avrupa içinde üretilebildiği sorusudur.
Tam da bu noktada FCAS programında yaşanan belirsizlik dikkat çekiyor. Fransa ve Almanya’nın öncülüğünde geliştirilen altıncı nesil savaş uçağı projesinin geleceğine ilişkin soru işaretleri sürerken, Avrupa’nın hava gücü alanındaki uzun vadeli planlaması da zorluklarla karşılaşıyor. Bunun yanında Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki son gelişmeler, Avrupa’nın yalnızca yeni savaş uçaklarına değil; hava savunma sistemlerine, mühimmata, elektronik harp çözümlerine, insansız sistemlere ve entegre savunma ağlarına da ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.
Bu durum Türkiye açısından önemli fırsatlar barındırıyor.
Son yıllarda Türk savunma sanayii yalnızca belirli platformlar geliştiren bir yapı olmaktan çıkarak, çok sayıda farklı kabiliyeti aynı ekosistem içinde üretebilen bir seviyeye ulaştı. Bugün Türkiye; savaş uçaklarından insansız hava araçlarına, hava savunma sistemlerinden füze teknolojilerine, radar çözümlerinden elektronik harp sistemlerine kadar geniş bir yelpazede ürün geliştirebiliyor.
Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu alanlara bakıldığında bu kabiliyetlerin önemli bölümünün Türk savunma sanayiinde karşılık bulduğu görülüyor. ASELSAN’ın radar, elektronik harp ve hava savunma çözümleri, ROKETSAN’ın füze sistemleri, TUSAŞ’ın hava platformları ve Baykar’ın insansız sistemleri son yıllarda yalnızca Türkiye’nin değil, uluslararası pazarın da dikkatini çekiyor.
Daha da önemlisi, Türkiye bu teknolojileri büyük ölçüde operasyonel tecrübeyle geliştirdi. Ukrayna savaşı başlamadan önce Suriye, Irak, Libya ve Karabağ’da edinilen deneyimler, Türk savunma sanayiinin birçok ürünü gerçek operasyon sahalarından elde edilen geri bildirimlerle geliştirmesine imkân sağladı.
Bu nedenle Avrupa’nın önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalacağı güvenlik ihtiyaçları yalnızca yeni nesil savaş uçaklarıyla sınırlı olmayacak. Hava savunma sistemleri, anti-drone çözümleri, elektronik harp kabiliyetleri, mühimmat üretimi ve insansız sistemler gibi alanlar giderek daha fazla önem kazanacak. Türkiye ise bu başlıkların büyük bölümünde çözüm üretebilen sayılı NATO ülkelerinden biri konumunda bulunuyor.
Elbette Avrupa’nın güvenlik açığını tek başına Türkiye’nin dolduracağını söylemek gerçekçi değildir. Ancak ABD’nin yükünü azaltmaya başladığı, Avrupa’nın ise yeni güvenlik ortakları ve yeni kapasite kaynakları aradığı bir dönemde Türkiye’nin stratejik önemi daha görünür hâle geliyor.
Özellikle KAAN, SİPER, Çelik Kubbe yaklaşımı, BAYKAR platformları, elektronik harp sistemleri ve füze teknolojilerinin oluşturduğu bütüncül yapı değerlendirildiğinde, Türkiye artık yalnızca NATO’nun güney kanadında yer alan bir müttefik değil, ittifakın gelecekteki kapasite mimarisine katkı sunabilecek ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
Washington’un Avrupa’ya verdiği mesaj net: Güvenliğiniz konusunda daha fazla sorumluluk üstlenin. Avrupa’nın bu çağrıya nasıl cevap vereceği önümüzdeki yılların en önemli tartışmalarından biri olacak. Bu süreçte Türkiye’nin savunma sanayiindeki yükselişi ve sahip olduğu geniş kabiliyet havuzu, Avrupa güvenlik denkleminde her geçen gün daha fazla önem kazanabilir.


