Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın dünyaya önemli bir mesaj verdiğini belirterek, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı durumunda tarafların birbirini savunacağını açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı röportajda Avrupa Birliği’ne ilişkin verdiği mesajlar ise Mekke Anlaşması’nın Türkiye’nin daha geniş dış politika ve güvenlik stratejisindeki yerini görünür hâle getirdi.
Doha merkezli Al Jazeera Arapça televizyonuna konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mekke Anlaşması’nı üç ülkeye ayrı bir güç kazandıran bir gelişme olarak nitelendirdi. Anlaşmanın ABD ile İran arasındaki gerilimin yaşandığı bir dönemde imzalanmasının dünya barışı açısından da önemli olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın bundan sonraki süreçte barışı savunan ülkeler olarak hareket etmeyi sürdüreceğini söyledi.
Anlaşmanın NATO’nun 5. maddesiyle benzerliği sorulduğunda ise Cumhurbaşkanı Erdoğan ortak savunma mekanizmasını açık biçimde tarif etti. Cumhurbaşkanı’na göre Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’dan herhangi birinin saldırıya uğraması durumunda diğer iki ülke de ortak savunma anlayışı kapsamında hareket edebilecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca yapının üç ülkeyle sınırlı kalmak zorunda olmadığını, başka devletlerin katılımına açık olduğunu ve Mısır’ın da istemesi hâlinde anlaşmaya dâhil olabileceğini ifade etti.
Bu açıklamalar, Mekke Anlaşması’nın yalnızca üç ülke arasında imzalanmış sınırlı bir askerî iş birliği belgesi olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Anlaşma kapsamında yüksek düzeyli siyasi ve askerî koordinasyon mekanizmalarının kurulması, kara, deniz, hava ve siber alanlarda müşterek tatbikatlar gerçekleştirilmesi, insansız sistemler, elektronik harp ve yapay zekâ gibi alanlarda iş birliğinin geliştirilmesi öngörülüyor. Savunma sanayiinde ortak geliştirme, üretim ve teknoloji transferi de mekanizmanın temel unsurları arasında bulunuyor.
Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın röportajında dikkat çeken noktalardan biri, Mekke Anlaşması hakkındaki değerlendirmelerinin hemen yanında Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine ilişkin kullandığı ifadeler oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin AB üyeliğine kapısını kapatmadığını ancak Avrupa Birliği’nin artık Türkiye’nin önceliği olmadığını belirterek, Birliğin Türkiye’yi dışarıda tutmaya devam etmesi hâlinde kaybeden tarafın Türkiye değil Avrupa olacağını savundu.
Bu söylem, Türkiye-AB ilişkilerinin son on yılda geçirdiği dönüşümle birlikte değerlendirildiğinde daha geniş bir anlam kazanıyor.
Türkiye’nin Avrupa açısından stratejik öneminin en görünür olduğu alanlardan biri uzun yıllar göç oldu. 2015’te Avrupa’ya bir milyondan fazla kişinin ulaşması ve bunların yaklaşık 885 bininin Yunanistan üzerinden gelmesi, AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde göç yönetimini merkezî bir güvenlik başlığına dönüştürdü. Mart 2016’da oluşturulan AB-Türkiye mekanizması düzensiz geçişleri azaltmayı, Türkiye’deki mültecileri desteklemeyi ve Avrupa’ya güvenli ve yasal yollar oluşturmayı amaçlıyordu. Avrupa Komisyonunun verilerine göre anlaşmanın ilk yılında Türkiye’den Yunan adalarına düzensiz geçişlerde yüzde 97’lik düşüş gerçekleşti.
Dolayısıyla Avrupa açısından Türkiye’nin stratejik değerinin önemli bölümlerinden biri uzun süre “göçü Avrupa sınırlarına ulaşmadan yönetebilen ülke” konumundan kaynaklandı.
Bu ilişki tamamen ortadan kalkmış değil. Avrupa Komisyonu hâlen 2016 AB-Türkiye Mutabakatı’nı göç konusunda iş birliğinin temel çerçevesi olarak tanımlıyor. Haziran 2026’daki Ankara görüşmelerinde de sınır yönetimi, insan kaçakçılığıyla mücadele ve olası yeni nüfus hareketleri Türkiye ile AB arasındaki ortak gündemin parçaları arasında yer aldı.
Ancak Avrupa’nın güvenlik gündemi artık 2015-2016 döneminden çok daha farklı.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş, Avrupa’nın doğu sınırındaki askerî tehdit, hava sahası ihlalleri, İHA’lar, kritik altyapı güvenliği ve Avrupa ülkelerinin savunma kapasitesindeki eksiklikler AB’nin güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirdi. Avrupa Konseyi haziran ayında Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşını açık biçimde AB açısından “varoluşsal bir meydan okuma” olarak tanımlarken Avrupa’nın savunma hazırlığının 2030’a kadar hızla artırılması gerektiğini vurguladı.
Bunun sonucu olarak Türkiye’nin Avrupa açısından önemi de farklılaşıyor.
On yıl önce Ankara-Brüksel ilişkilerinin en acil güvenlik başlıklarından biri Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşan düzensiz göçmenlerken bugün aynı masada Karadeniz güvenliği, Ukrayna savaşı, NATO’nun doğu kanadı, Orta Doğu, savunma sanayii, enerji ve bağlantısallık da bulunuyor.
Nitekim 30 Haziran’da Ankara’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ve Avrupa Komisyonu üyeleri arasında gerçekleştirilen görüşmenin sonuç bildirisi bu değişimi açık biçimde ortaya koydu. Taraflar göç ve sınır yönetiminin yanında güvenlik ve savunma alanındaki diyaloğun NATO’yu tamamlayacak şekilde güçlendirilmesi konusunda mutabık kaldı. Ticaret, enerji, ulaştırma, dijitalleşme ve bölgesel bağlantısallık da ortak gündemin parçaları arasında yer aldı.
Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa açısından stratejik değeri artık tek bir dosyaya bağlanabilecek durumda değil.
Mekke Anlaşması bu dönüşümü daha görünür hâle getiriyor.
Türkiye, NATO üyeliğini sürdürürken Suudi Arabistan ve Pakistan ile NATO coğrafyasının dışında karşılıklı savunma esasına dayanan yeni bir güvenlik mekanizması kuruyor. Aynı zamanda Karadeniz’de NATO’nun savunma mimarisine katkı sağlıyor, Suriye ve Irak’ta doğrudan güvenlik aktörü olarak bulunuyor, Libya’daki askerî ve siyasi varlığını sürdürüyor ve Körfez ülkeleriyle savunma ilişkilerini geliştiriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı röportajda Suriye’yi yalnız bırakmayacaklarını söylemesi, Libya ile ilişkilerin devam ettiğini vurgulaması, ABD’den F-35 konusunda verilen sözün yerine getirilmesini beklediklerini belirtmesi ve Rusya ile ilişkilerin iyi durumda olduğunu ifade etmesi de Türkiye’nin aynı anda farklı stratejik alanlarda ilişki yürüten dış politika anlayışını gösteriyor.
Bu tablo Avrupa açısından önemli bir değişiklik yaratıyor.
Geçmişte Türkiye’nin Avrupa’ya duyduğu ihtiyaç ile Avrupa’nın Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç arasındaki ilişki büyük ölçüde üyelik süreci, ekonomik entegrasyon ve göç üzerinden değerlendirilebiliyordu. Bugün ise Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik hesabına daha sert güvenlik unsurları eklenmiş durumda.
Burada özellikle coğrafya belirleyici.
Türkiye, Avrupa’nın doğu ve güneydoğu güvenlik kuşağının kesiştiği noktada bulunuyor. Karadeniz’e kıyısı var, Rusya ve Ukrayna ile ilişki kurabiliyor, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, Suriye ve Irak’a komşu, Doğu Akdeniz’de askerî kapasite bulunduruyor ve Orta Doğu ile Avrupa arasında hem enerji hem ulaştırma hem de güvenlik bağlantısı oluşturuyor.
Dolayısıyla Avrupa’nın Türkiye ile kurduğu ilişkinin mantığı giderek “Türkiye’den Avrupa’ya ulaşabilecek sorunların yönetilmesi” anlayışından “Türkiye ile birlikte Avrupa çevresindeki güvenlik sorunlarının yönetilmesi” anlayışına doğru genişliyor.
Bu iki yaklaşım arasındaki fark önemli.
Birincisinde Türkiye esas olarak Avrupa’nın sınır güvenliğinin dış halkası olarak değerlendiriliyordu. İkincisinde ise Türkiye, Avrupa’nın yakın çevresindeki güvenlik mimarisinin doğrudan aktörlerinden biri hâline geliyor.
Mekke Anlaşması da Ankara’nın bu konumu yalnızca Avrupa üzerinden tanımlamak istemediğini gösteriyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında oluşturulan mekanizma Avrupa Birliği’nin veya NATO’nun alternatifi olarak ilan edilmiş değil. Türk tarafı da anlaşmanın mevcut ittifakların yerine geçmediğini vurguluyor. Ancak yapı, Ankara’nın güvenlik ilişkilerini Batı ittifakı dışındaki coğrafyalarda da kurumsallaştırabileceğini ortaya koyuyor.
Üstelik Washington’ın yaklaşımı da bu açıdan dikkat çekici. ABD Başkanı Donald Trump, Mekke Anlaşması’nı memnuniyetle karşıladı ve bölge ülkelerinin kendi savunmalarında daha fazla sorumluluk üstlenmesi yönünde önemli bir adım olarak değerlendirdi. Dolayısıyla yeni yapı şu aşamada Washington tarafından Batı güvenlik sistemine rakip bir bloktan ziyade bölgesel güvenlik sorumluluğunun paylaşılması şeklinde okunuyor.
Bu durum Avrupa açısından farklı bir soru ortaya çıkarıyor.
Türkiye’nin Batı dışındaki güvenlik seçenekleri genişlerken Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik güvenlik ihtiyacı da artıyorsa, Ankara-Brüksel ilişkisindeki pazarlık dengesi geçmişten farklı bir noktaya taşınabilir.
Bu, Avrupa’nın Türkiye’ye bağımlı hâle geldiği veya göç meselesinin önemini kaybettiği anlamına gelmiyor. AB’nin 2028-2034 dönemine yönelik hazırlıkları bile göç, sınır yönetimi ve iç güvenliği önemli bütçe ve politika alanları olarak tutmaya devam ettiğini gösteriyor.
Ancak artık göç, Türkiye-Avrupa güvenlik ilişkisinin tek belirleyici başlığı değil.
Rusya’nın Avrupa’nın doğusunda oluşturduğu askerî baskı, Orta Doğu’daki istikrarsızlık, Avrupa’nın savunma kapasitesini hızla artırma ihtiyacı ve ABD’nin küresel askerî önceliklerinin değişmesi, Türkiye’nin coğrafi ve askerî ağırlığını daha doğrudan bir güvenlik unsuruna dönüştürüyor.
Bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bizim için önceliğimiz Avrupa Birliği değil” açıklaması ile Mekke Anlaşması için kullandığı “dünyaya mesaj” ifadesini tamamen birbirinden bağımsız değerlendirmek eksik kalabilir.
Biri Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinde artık üyelik perspektifinin tek dış politika ekseni olmadığını ifade ederken diğeri Ankara’nın kendi çevresinde yeni güvenlik mekanizmaları oluşturabilecek hareket alanına sahip olduğunu gösteriyor.
Mekke Anlaşması’nın uzun vadede ne kadar kurumsallaşacağı, hangi ülkelerin yapıya katılacağı ve ortak savunma taahhüdünün pratikte nasıl işleyeceği henüz görülmüş değil. Bu nedenle anlaşmayı şimdiden yeni bir NATO veya kalıcı bir jeopolitik blok olarak tanımlamak için erken.
Fakat anlaşmanın ortaya çıkardığı daha temel değişim şimdiden görülebiliyor.
Türkiye artık Avrupa açısından yalnızca göçü kontrol eden, enerji geçişi sağlayan veya NATO’nun güneydoğu kanadını koruyan bir ülke olarak değerlendirilemiyor. Ankara, Avrupa’nın doğusundan Körfez’e, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağında kendi ilişkilerini ve güvenlik mekanizmalarını oluşturabilen bir aktör olarak hareket ediyor.
Bu nedenle Avrupa-Türkiye denklemindeki soru da değişiyor. Geçmişte tartışma büyük ölçüde Türkiye’nin Avrupa’ya ne kadar ihtiyaç duyduğu üzerinden yürütülürken, yeni güvenlik ortamında Avrupa’nın Türkiye’ye hangi alanlarda ve ne ölçüde ihtiyaç duyduğu sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor.
Mekke Anlaşması’nın Avrupa açısından belki de en dikkat çekici mesajı tam olarak burada yatıyor.


