Almanya’nın güvenlik politikasında Ukrayna Savaşı’nın ardından başlayan dönüşüm artık yalnızca Bundeswehr’in güçlendirilmesi ve savunma harcamalarının artırılmasıyla sınırlı değil. Berlin yönetimi, ülkenin karşı karşıya olduğunu düşündüğü tehdidin niteliğinin değişmesiyle birlikte istihbarat ve iç güvenlik mimarisini de yeniden şekillendiriyor.
Bu dönüşümün arkasında klasik anlamda bir askerî saldırıdan çok, savaş ile barış arasındaki sınırı belirsizleştiren yeni tehditler bulunuyor. Kritik altyapılar üzerinde görülen şüpheli insansız hava araçları, siber saldırılar, lojistik ağlara yönelik sabotaj girişimleri, denizaltı kablolarındaki hasarlar, casusluk faaliyetleri ve patlayıcı veya yanıcı maddeler içeren kargo paketleri Avrupa’nın son birkaç yıldır karşı karşıya olduğu güvenlik tablosunun parçaları hâline geldi.
Leipzig/Halle Havalimanı’nda ağustos ayında yaşanan olay bu tartışmayı yeniden Almanya’nın gündeminin merkezine taşıdı. Patlayıcı taşıdığı belirtilen bir İHA’nın havalimanı yakınında bulunmasının ardından İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Almanya’nın yabancı aktörlerden kaynaklanan casusluk, sabotaj ve siber saldırılarla günlük olarak karşı karşıya olduğunu belirterek durumu “hibrit savaş” çerçevesinde değerlendirdi. Alman makamları olayın sorumlusunu resmen açıklamış değil. ABD istihbaratının ise saldırının arkasında Rusya’nın bulunabileceğini değerlendirdiği bildiriliyor. Moskova iddiaları reddediyor.
Leipzig’in önemi yalnızca Almanya’nın büyük kargo merkezlerinden biri olmasından kaynaklanmıyor. Havalimanı aynı zamanda Ukrayna’ya yönelik Batılı lojistik faaliyetler bakımından stratejik bir konuma sahip. Leipzig olayından kısa süre sonra Bundeswehr’in Mechernich’teki tesisinin üzerinde de iki İHA tespit edildi. Böylece havaalanları, askerî tesisler ve lojistik merkezlerin aynı anda düşük maliyetli insansız sistemlerin oluşturduğu tehditle karşı karşıya kalabileceği bir güvenlik sorunu yeniden ortaya çıktı.
Ancak Leipzig’deki son girişim Almanya açısından ilk uyarı değildi.
Temmuz 2024’te yine Leipzig’deki DHL lojistik merkezinde taşınan bir paketin içindeki yanıcı düzenek ateş almıştı. Alman güvenlik makamları daha sonra paketin planlanan uçuşa zamanında yetişmesi hâlinde olayın havada gerçekleşebileceğine dikkat çekmişti. Benzer paketler Polonya ve İngiltere’de de ortaya çıktı. Daha sonraki soruşturmalarda Litvanyalı makamlar operasyonun Rus askerî istihbaratıyla bağlantılı kişiler tarafından organize edildiğini açıkladı. Mart 2026 itibarıyla olaylarla bağlantılı beş kişi Litvanya’da yargılanmak üzere mahkemeye sevk edildi.
Bu yöntem hibrit tehdidin en önemli özelliklerinden birini gösteriyor. Devletlerin doğrudan askerî unsurlarını kullanmak yerine üçüncü kişiler, ticari lojistik sistemleri, düşük maliyetli teknolojiler ve sivil altyapılar üzerinden operasyon gerçekleştirebilmesi, saldırıyı gerçekleştiren aktörün tespit edilmesini ve siyasi sorumluluğun doğrudan bir devlete yüklenmesini zorlaştırıyor.
Benzer belirsizlik denizlerde de görülüyor.
Baltık Denizi’nde 2022’den itibaren enerji ve haberleşme altyapısına yönelik bir dizi şüpheli olay meydana geldi. Kasım 2024’te Finlandiya ile Almanya’yı birbirine bağlayan yaklaşık 1.200 kilometrelik C-Lion1 fiber optik kablosunun yanı sıra Litvanya ile İsveç arasındaki başka bir iletişim kablosu hasar gördü. Bölgede daha önce de gaz boru hatları ve iletişim altyapıları zarar görmüştü. Her olayın sabotaj olduğu kanıtlanmış değil; ancak olayların sıklığı Avrupa ülkelerinin denizaltındaki kritik altyapıyı ayrı bir güvenlik alanı olarak değerlendirmesine yol açtı.
NATO’nun Ocak 2025’te Baltic Sentry faaliyetini başlatması bu değişimin en belirgin sonuçlarından biri oldu. İttifak, Baltık Denizi’ndeki kritik su altı altyapısını korumak amacıyla fırkateynler, deniz karakol uçakları ve insansız deniz araçlarını içeren yeni bir gözetleme ve caydırıcılık düzeni oluşturdu.
Almanya içerisindeki tablo da yalnızca İHA ve siber tehditlerden oluşmuyor. Ağustos 2024’te Köln yakınlarındaki önemli bir askerî üs, içme suyuna müdahale edilmiş olabileceği şüphesi üzerine geçici olarak kapatıldı. Polis, askerî polis ve askerî istihbarat olay hakkında soruşturma başlattı. Olayın arkasında yabancı bir devlet bulunduğuna ilişkin kesin bir sonuç açıklanmadı ancak aynı dönemde Avrupa genelinde sabotaj ve casusluk faaliyetlerinin artması olayın güvenlik boyutunu daha hassas hâle getirdi.
Demiryolları da bu tablonun dışında değil. Almanya’da son yıllarda sinyalizasyon kablolarının kesilmesi ve demiryolu altyapısındaki teknik noktaların ateşe verilmesi gibi olaylar ulaşım sistemlerinde ciddi aksamalara neden oldu. Alman makamları bütün olayları yabancı devletlere bağlamıyor. Bazı vakalarda aşırı gruplar veya farklı motivasyonlar üzerinde duruluyor. Ancak saldırıların kritik altyapının ne kadar küçük müdahalelerle ciddi biçimde aksatılabileceğini göstermesi güvenlik tartışmasının kapsamını genişletiyor.
Berlin’in verdiği cevap da bu nedenle yalnızca daha fazla polis veya asker konuşlandırmak değil.
Alman kabinesi 12 Ağustos’ta dış istihbarattan sorumlu BND ile iç istihbarat servisi BfV’nin yetkilerini önemli ölçüde genişletmeyi amaçlayan yasa tasarılarını kabul etti. Düzenlemelerin yürürlüğe girebilmesi için Federal Meclisin onayından geçmesi gerekiyor.
Planlanan değişikliklerin en dikkat çekici tarafı, Alman istihbaratının yalnızca tehdit hakkında bilgi toplayan bir yapı olmaktan çıkarak belirli koşullarda tehdide aktif biçimde müdahale edebilmesinin önünün açılması.
BND’nin yabancı aktörlerin bilgi teknolojileri altyapısına müdahale edebilmesi, verileri kopyalayabilmesi, değiştirebilmesi veya silebilmesi ve belirli operasyonları aksatabilmesi öngörülüyor. AP’nin aktardığı düzenlemelerde bazı durumlarda yabancı operasyonlara karşı fiziksel olmayan sabotaj yöntemlerinin kullanılabilmesi de yer alıyor. Bu yetkiler, Alman istihbarat anlayışında özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan sınırlamalar düşünüldüğünde önemli bir değişimi temsil ediyor.
Aslında dönüşüm siber alanda daha önce başlamıştı. Alman hükümeti mayıs ayında kabul ettiği ayrı bir siber güvenlik tasarısıyla BSI, Federal Polis ve Federal Kriminal Dairesinin saldırıları yalnızca savunma sistemleri içerisinde karşılaması yerine saldırganın altyapısına yönelik aktif tedbirler alabilmesinin hukuki zeminini oluşturmaya yöneldi. Federal Meclise sunulan tasarı, belirli şartlarda veri trafiğinin yönlendirilmesi veya durdurulması ile saldırıyla bağlantılı verilerin okunması, silinmesi ve değiştirilmesini kapsıyor.
İHA tehdidine karşı da benzer bir dönüşüm yaşandı. Mart ayında yürürlüğe giren değişikliklerle Bundeswehr’in belirli ağır tehdit koşullarında polis güçlerine destek vererek izinsiz İHA’lara karşı silahlı müdahalede bulunabilmesinin önü açıldı. Alman hükümeti, Ukrayna Savaşı’nın başlamasından bu yana kritik altyapılar üzerindeki yasadışı İHA uçuşlarının belirgin biçimde arttığını ve bunların bir bölümünün yabancı devlet aktörleri tarafından casusluk veya sabotaj amacıyla gerçekleştirildiğinden şüphelenildiğini açıkça belirtiyor.
Bütün bu adımlar bir arada değerlendirildiğinde Almanya’daki değişimin yalnızca yeni bir istihbarat yasasından ibaret olmadığı görülüyor.
Berlin’in karşı karşıya olduğu temel sorun, mevcut hukuk ve güvenlik mimarisinin büyük ölçüde barış ve savaşın birbirinden ayrılabildiği bir dönemin ihtiyaçlarına göre oluşturulmuş olması. Yeni tehdit ortamında ise saldırının ne zaman başladığını, saldırganın kim olduğunu ve hangi devlet kurumunun karşılık vermesi gerektiğini belirlemek çok daha zor.
Bir fiber optik kablonun kesilmesi teknik arıza, deniz kazası veya sabotaj olabilir. Askerî tesis üzerinde görülen İHA amatör bir kullanıcıya da yabancı bir istihbarat servisine de ait olabilir. Bir lojistik merkezinde yanan paket kriminal bir olay olabileceği gibi daha geniş bir sabotaj kampanyasının parçası da olabilir. Bir siber saldırının arkasındaki devlet aktörünün kesin biçimde tespit edilmesi ise aylar sürebilir.
Hibrit savaşın sağladığı stratejik avantaj tam olarak bu belirsizlikte ortaya çıkıyor. Saldırgan, karşı tarafın savaş ilanı veya klasik askerî karşılık vermesini gerektirecek eşiğin altında kalırken ekonomik maliyet oluşturabiliyor, güvenlik kurumlarını meşgul edebiliyor, kritik altyapının zayıf noktalarını test edebiliyor ve toplumda güvensizlik yaratabiliyor.
Almanya’nın yeni yaklaşımı bu nedenle tehdidin gerçekleşmesini beklemek yerine saldırı hazırlığını tespit etme ve mümkün olduğunda kaynağında bozma anlayışına doğru ilerliyor.
Ancak bunun Almanya açısından başka bir boyutu daha var. Ülkenin savaş sonrası siyasi düzeni, polis ile istihbarat servislerinin yetkilerinin birbirinden ayrılması ve devletin vatandaşlar üzerindeki gözetim kapasitesinin sıkı biçimde sınırlandırılması üzerine kuruldu. Yeni düzenlemeler bu nedenle yalnızca güvenlik değil, temel haklar ve devlet yetkisinin sınırları konusunda da tartışma yaratıyor. Muhalefet ve veri koruma çevreleri, genişleyen yetkilerin hukuki denetiminin yeterince güçlü olması gerektiğini savunuyor.
Ortaya çıkan tablo Almanya’nın güvenlik politikasındaki daha büyük dönüşümün istihbarat ayağını oluşturuyor. Berlin bir taraftan Bundeswehr’i güçlendirirken diğer taraftan havaalanlarını, enerji sistemlerini, iletişim hatlarını, askerî tesisleri ve dijital altyapıyı aynı güvenlik resminin parçaları olarak değerlendirmeye başlıyor.
Bu nedenle Leipzig’de bulunan patlayıcı yüklü İHA tek başına değerlendirilmemeli. Leipzig’den Baltık Denizi’ndeki kablolara, kargo paketlerinden askerî tesislerin üzerindeki İHA’lara kadar uzanan olaylar Avrupa’nın karşı karşıya olduğu yeni güvenlik ortamının ortak özelliğini gösteriyor.
Artık bir ülkeye zarar vermek için tankların sınırı geçmesi veya savaş uçaklarının hava sahasına girmesi gerekmiyor.
Almanya’nın istihbarat servislerine daha aktif yetkiler vermeye hazırlanması da esas olarak bu gerçeğin kabul edilmesi anlamına geliyor. Berlin, Soğuk Savaş sonrasında büyük ölçüde tehditleri izlemeye ve saldırıları kendi sınırları içerisinde karşılamaya dayanan güvenlik anlayışından, gerektiğinde tehdidin kaynağına müdahale etmeyi hedefleyen daha aktif bir modele geçiyor.
Bu dönüşümün ne kadar ileri gideceğini ise yalnızca yeni tehditlerin yoğunluğu değil, Almanya’nın güvenlik ihtiyacı ile savaş sonrası demokratik devlet anlayışının getirdiği hukuki sınırlamalar arasında kuracağı denge belirleyecek.


