Yunanistan’ın Türkiye politikası, Ankara ile Atina arasındaki ilişkilerin daha kontrollü bir seyir izlediği son yıllarda yeni bir dönüşümden geçiyor. Yunan basınında son dönemde öne çıkan değerlendirmeler, Ege ve Doğu Akdeniz’deki geleneksel anlaşmazlıkların artık F-35, Avrupa savunma mimarisi, Kıbrıs, enerji projeleri ve Türkiye’nin Batılı ülkelerle geliştirdiği yeni savunma ilişkileriyle birlikte ele alındığını gösteriyor.
Ancak Atina’nın aynı anda bu kadar fazla dosyayı gündemde tutmasının arkasında yalnızca Türkiye’nin attığı adımlar bulunmuyor. Daha geniş jeopolitik tabloda Yunanistan’ın son yıllarda Türkiye karşısında oluşturduğu dengeleme mekanizmasının bazı unsurları da değişmeye başlıyor.
ABD’nin uzun vadeli askerî önceliklerini Hint-Pasifik’e kaydırması ve Avrupa ile Orta Doğu’daki askerî yükünü azaltmaya yönelik arayışları, Washington’ın bölgedeki müttefikleri açısından yeni bir belirsizlik oluşturuyor. Avrupa’nın kendi güvenliği için daha fazla sorumluluk üstlenmesinin beklendiği bu dönemde, Yunanistan’ın ABD ile geliştirdiği askerî ilişkilerin önemi devam etse de Washington’ın bölgesel önceliklerinin gelecekte hangi yönde şekilleneceği Atina açısından göz ardı edilemeyecek bir değişken hâline geliyor.
Bu nedenle Great Sea Interconnector projesi, Mavi Vatan, Türkiye’nin F-35 programına olası dönüşü, Ankara’nın Batılı ülkelerle genişleyen savunma ilişkileri ve Kıbrıs meselesi birbirinden bağımsız beş sorun olarak değil, Yunanistan’ın değişen stratejik ortam içerisinde elinde tutmaya çalıştığı diplomatik ve siyasi araçlar olarak da okunabilir.
Bunların ilk sırasında Doğu Akdeniz’deki Great Sea Interconnector bulunuyor. Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail’in elektrik şebekelerini birbirine bağlamayı amaçlayan denizaltı kablo projesi uzun süredir teknik bir enerji yatırımının ötesinde jeopolitik bir mesele hâline gelmiş durumda.
2024 yılında Kasos ve Kerpe çevresindeki deniz tabanı araştırmaları sırasında Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerilim projenin en kritik kırılma noktalarından birini oluşturdu. Ankara, araştırmaların kendi kıta sahanlığı olarak değerlendirdiği alanlara girdiğini savunurken Atina bunun için Türkiye’den izin alınmasının gerekmediği görüşünü benimsedi. Araştırmaların yeniden başlaması bu nedenle yalnızca kablonun geleceğini değil, tarafların Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı tezlerini sahada ne ölçüde uygulayabileceklerini de gösterecek.
Fakat burada Yunanistan açısından daha geniş bir sorun bulunuyor. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki etkinliği artık yalnızca Türk-Yunan rekabetinden ibaret değil. Ankara, Libya ile geliştirdiği ilişkiler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki varlığı, Doğu Akdeniz’deki askerî kapasitesi ve bölgenin daha güneyinde Somali’ye kadar uzanan siyasi, askerî ve ekonomik ilişkileri sayesinde çok daha geniş bir coğrafyada hareket edebiliyor. Dolayısıyla Türkiye açısından Doğu Akdeniz, tek bir proje veya tek bir ülkeyle yürütülen rekabet üzerinden şekillenmiyor.
Yunanistan açısından ikinci hassas konu ise Mavi Vatan. Atina’nın Türkiye’de bu yaklaşımın yasal bir zemine taşınması ihtimalini yakından takip etmesi, kavramın yalnızca siyasi veya askerî bir doktrin olarak değil, Türkiye’nin deniz yetki alanları politikasının uzun vadeli kurumsal çerçevesi olarak algılandığını gösteriyor.
Ancak bu başlık da daha geniş pazarlık denkleminden bağımsız değil. Yunanistan’ın Türkiye ile gelecekte yapılabilecek herhangi bir kapsamlı görüşmede elindeki diplomatik araçların sayısını mümkün olduğunca yüksek tutmak istemesi anlaşılabilir. Ege, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Avrupa Birliği ve savunma ilişkilerinin aynı anda gündemde tutulması Atina’ya farklı platformlarda Türkiye üzerinde siyasi baskı oluşturabilecek dosyalar sağlıyor.
Sorun, bu araçların geçmişteki kadar etkili olup olmayacağı.
Türkiye’nin F-35 programına yeniden dönme ihtimali bunun en belirgin örneklerinden biri. Yunanistan kendi F-35 tedarik sürecini ilerletirken Ankara’nın programa dönmesi, Atina’nın son yıllarda hava gücü modernizasyonu üzerinden oluşturmaya çalıştığı teknolojik avantajı azaltabilir. Fakat daha önemlisi, böyle bir karar Washington’ın Türkiye’yi yeniden daha güçlü biçimde Batı savunma sistemine entegre etmeye yöneldiğini gösterebilir.
Atina açısından asıl stratejik sorun burada ortaya çıkıyor. Türkiye’nin ABD ile ilişkilerindeki sorunlar Yunanistan’a hareket alanı sağlarken Ankara’nın Washington ile yeniden yakınlaşması bu alanı daraltabilir. Aynı durum Avrupa için de geçerli.
Türkiye’nin İngiltere, Almanya, İtalya ve Fransa gibi ülkelerle geliştirdiği savunma ilişkileri, Ankara’nın Avrupa güvenlik sistemine AB üyeliğinden bağımsız kanallar üzerinden bağlanabildiğini gösteriyor. Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye’nin üretim kapasitesi, askerî tecrübesi ve NATO içerisindeki konumu Ankara’yı Avrupa başkentleri açısından giderek daha zor göz ardı edilebilir bir ortak hâline getiriyor.
Bu gelişme Yunanistan’ın geleneksel Türkiye politikasının önemli bir unsurunu zorluyor. Atina uzun yıllardır Washington, Paris ve Brüksel ile geliştirdiği ilişkileri Ankara karşısında diplomatik ve askerî bir denge unsuru olarak kullanmaya çalıştı. Ancak aynı başkentlerin Türkiye ile güvenlik ve savunma ilişkilerini geliştirmesi, bu stratejinin hareket alanını daraltıyor.
İsrail ise bu denklemin belki de en önemli fakat en belirsiz değişkenlerinden biri.
Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında son yıllarda geliştirilen savunma, enerji ve güvenlik ilişkileri Doğu Akdeniz’de yeni bir stratejik hat oluşturdu. Türkiye-İsrail ilişkilerinin kötüleşmesi bu yapının siyasi önemini daha da artırdı. Atina açısından İsrail ile kurulan yakınlık, Doğu Akdeniz’de Türkiye karşısındaki dengeleme politikasının önemli parçalarından biri hâline geldi.
Ancak bu denklem kalıcı olmak zorunda değil.
İsrail’de gelecekte yaşanabilecek bir siyasi değişim sonucunda yeni bir hükümetin Türkiye ile ilişkileri normalleştirmeyi tercih etmesi, Doğu Akdeniz’deki mevcut dengeyi önemli ölçüde değiştirebilir. Türkiye ile İsrail’in geçmişte güçlü ekonomik, diplomatik ve askerî ilişkiler kurabilmiş iki ülke olduğu düşünüldüğünde, Ankara-Tel Aviv hattında ortaya çıkabilecek yeni bir yakınlaşma Yunanistan açısından ciddi bir stratejik risk senaryosu oluşturuyor.
Böyle bir durumda Atina’nın Türkiye karşısında son yıllarda oluşturduğu dengeleme sisteminin iki önemli dış ayağı aynı anda değişebilir. ABD bölgesel askerî ağırlığını azaltırken İsrail Türkiye ile yeniden yakınlaşırsa, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de Ankara karşısında oluşturduğu stratejik çevrenin bugünkü biçimini koruması güçleşebilir.
Kıbrıs ve Avrupa Birliği dosyalarının önemi de tam bu noktada artıyor.
Türkiye Avrupa savunma mimarisinde daha güçlü bir rol ararken Yunanistan ve GKRY’nin AB üyeliğinden kaynaklanan siyasi araçları bulunuyor. SAFE, Gümrük Birliği, Türkiye-AB ilişkileri ve Kıbrıs müzakereleri bu nedenle birbirinden tamamen bağımsız süreçler olmaktan çıkıyor. Atina ve Lefkoşa açısından AB mekanizmaları, Türkiye ile yürütülecek daha geniş bir pazarlıkta kullanılabilecek önemli araçlar oluşturuyor.
Fakat Ankara’nın da alternatifleri genişliyor. Türkiye’nin NATO üyeliği, Avrupa ülkeleriyle ikili savunma ilişkileri, Karadeniz’deki rolü, Orta Doğu’daki diplomatik ağırlığı, Libya ve Afrika’daki varlığı ile gelişen savunma sanayii ilişkileri Ankara’nın tek bir siyasi veya coğrafi kanala bağımlı kalmasını engelliyor.
Dolayısıyla iki tarafın pazarlık pozisyonlarında önemli bir asimetri oluşmaya başlıyor. Yunanistan mevcut dosyaları mümkün olduğunca uluslararasılaştırarak Türkiye karşısındaki diplomatik kaldıraçlarını korumaya çalışırken Ankara aynı dosyaları daha geniş bir bölgesel stratejinin parçaları olarak değerlendirebiliyor.
Bu, Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı sorunların önemini kaybettiği anlamına gelmiyor. Ege, kıta sahanlığı, hava sahası, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Ankara açısından önemini koruyor. Değişen unsur, Türkiye’nin dış politika gündeminin artık bu anlaşmazlıkların çok ötesine uzanması.
Somali’den Libya’ya, Suriye’den Karadeniz’e, Körfez’den Avrupa savunmasına kadar uzanan geniş bir coğrafyada hareket eden Türkiye açısından Yunanistan dosyası bölgesel stratejinin unsurlarından biri hâline gelirken Atina açısından Türkiye hâlâ temel güvenlik ve dış politika meselelerinden biri olmayı sürdürüyor.
Bu fark önümüzdeki dönemin Türk-Yunan ilişkilerini anlamak açısından kritik olabilir.
Atina’nın aynı anda GSI, Mavi Vatan, F-35, Avrupa savunması ve Kıbrıs dosyalarını yakından takip etmesi bu nedenle yalnızca Türkiye’nin yeni adımlarına verilen reaksiyon olarak görülmemeli. Yunanistan aynı zamanda gelecekte oluşabilecek daha kapsamlı bir pazarlık öncesinde elindeki diplomatik araçların değerini korumaya çalışıyor.
Ancak uluslararası konjonktür Atina açısından eskisinden daha değişken.
Washington’ın küresel öncelikleri değişiyor, Avrupa kendi savunma kapasitesini artırmaya çalışıyor, Türkiye Batılı ülkelerle yeni savunma kanalları açıyor ve Orta Doğu’daki ittifak ilişkilerinin kalıcı olduğu varsayılamıyor. Özellikle gelecekte Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanabilecek olası bir normalleşme, Doğu Akdeniz’de son yıllarda oluşan denklemi kökten değiştirebilecek gelişmelerden biri olacaktır.
Bu nedenle Yunanistan açısından asıl mesele Türkiye’nin bugün hangi adımı attığından daha büyük olabilir. Atina’nın karşı karşıya olduğu temel soru, Türkiye’yi dengelemek amacıyla son yıllarda oluşturduğu dış politika mimarisinin değişen Amerikan, Avrupa ve Orta Doğu politikaları karşısında ne kadar sürdürülebilir olduğudur.
Eğer bu mimarinin dış destekleri zayıflar ve Türkiye aynı dönemde hem Batı sistemiyle ilişkilerini güçlendirip hem de çevre coğrafyalardaki stratejik hareket alanını genişletmeye devam ederse, Türk-Yunan rekabetindeki asıl değişim Ege’de değil, Atina’nın Ankara karşısındaki pazarlık gücünde ortaya çıkabilir.


