Türkiye ile Rusya arasında Moskova’da gerçekleştirilen son temaslarda Karadeniz güvenliği yeniden gündemin üst sıralarına taşındı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile yaptığı görüşmede, Ankara’nın Karadeniz’de Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ve bölgesel istikrarı tehdit edebilecek adımlardan kaçınılması yönündeki beklentisini açık şekilde ilettiği bildirildi. Aynı görüşmede Türkiye, Rusya ve Ukrayna arasında yeni müzakere turlarına ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu da yineledi.
Ancak bu açıklamalar yalnızca diplomatik nezaket çerçevesinde değerlendirilmemeli. Son aylarda Karadeniz’de ticari gemilere, tanker trafiğine ve enerji taşımacılığına yönelik saldırıların artması, Ankara’nın bölgeyi artık yalnızca Rusya-Ukrayna savaşının bir uzantısı olarak değil, doğrudan ulusal güvenlik alanı olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Türk şirketleriyle bağlantılı gemilerin de saldırılardan etkilenmesi, savaşın Türkiye kıyılarına ve ekonomik çıkarlarına daha fazla yaklaşmaya başladığını gösteriyor.
Karadeniz, Türkiye açısından yalnızca bir komşu deniz değil; enerji arzı, ticaret yolları, Montrö rejimi ve NATO’nun güneydoğu kanadı açısından stratejik bir merkez niteliği taşıyor. Bu nedenle Ankara’nın Moskova’ya verdiği mesaj, yalnızca Rusya’ya yönelik bir uyarı olarak değil, Karadeniz’deki çatışmanın kontrolsüz biçimde genişlemesine karşı çizilen kırmızı çizgi olarak okunabilir.
Özellikle son dönemde insansız deniz araçları ve kamikaze droneların tankerler ile ticaret gemilerini hedef almaya başlaması, Karadeniz’deki güvenlik algısını değiştirmiş durumda. Ukrayna’nın Rus enerji ihracatını baskı altına alma çabaları ile Rusya’nın karşı tedbirleri, bölgedeki sivil deniz trafiğini giderek daha riskli hâle getiriyor. Bu durum ise Türkiye’nin uzun süredir savunduğu “Karadeniz’in askerî gerilimden uzak tutulması” yaklaşımını daha kritik bir noktaya taşıyor.
Ankara’nın dikkat çektiği bir diğer konu ise seyrüsefer güvenliği. Karadeniz’deki enerji taşımacılığı, tahıl sevkiyatları ve ticaret hatlarının kesintisiz işlemesi yalnızca Türkiye için değil, Avrupa ve küresel ekonomi açısından da önem taşıyor. Bu nedenle Türkiye’nin son dönemde limanlar, enerji altyapıları ve deniz ulaştırma hatlarına yönelik sınırlı ateşkes veya güvenlik mekanizmaları oluşturulmasına yönelik girişimleri dikkat çekiyor.
Jeopolitik açıdan bakıldığında Ankara’nın yaklaşımı iki temel hedef üzerine kuruluyor. Birincisi, Karadeniz’in NATO ile Rusya arasında doğrudan askerî rekabet alanına dönüşmesini engellemek. İkincisi ise savaşın ekonomik ve güvenlik maliyetlerinin Türkiye’ye yansımasını sınırlandırmak.

Türkiye’nin bu politikası, savaş boyunca izlediği denge stratejisinin devamı niteliğinde. Ankara bir yandan Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklemeyi sürdürürken, diğer yandan Rusya ile diplomatik ve ekonomik kanalları açık tutmaya devam ediyor. Bu yaklaşım Türkiye’ye hem arabuluculuk kapasitesi kazandırıyor hem de Karadeniz’deki gelişmeler üzerinde belirli ölçüde etki alanı oluşturuyor.
İran ile Batı arasında yaşanan gerilimin kontrol altına alınması ve bölgesel tansiyonun düşmesi, Türkiye’nin çevresindeki diğer kriz alanlarına daha fazla diplomatik ağırlık vermesinin de önünü açabilir. Son dönemde Güney Kafkasya’da Ermenistan ile normalleşme süreci, İran kaynaklı güvenlik başlıkları ve Orta Doğu’daki gelişmeler Ankara’nın dikkatini önemli ölçüde meşgul etti. Bu dosyalarda daha istikrarlı bir zeminin oluşması hâlinde Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşının sona erdirilmesine yönelik diplomatik girişimlerini daha da yoğunlaştırması ve müzakere süreçlerinde daha görünür bir rol üstlenmesi beklenebilir. Bu açıdan Karadeniz’de istikrar arayışı, Ankara’nın daha geniş bölgesel barış ve güvenlik vizyonunun bir parçası olarak değerlendirilmektedir.
Önümüzdeki dönemde Karadeniz’deki mücadele yalnızca savaş gemileri veya kıyı füze sistemleri üzerinden şekillenmeyecek. Enerji güvenliği, ticaret yolları, insansız sistemler, deniz ulaştırma hatları ve kritik altyapılar da rekabetin önemli unsurları olmaya devam edecek


